ALDO etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ALDO etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2013/02/17
2012/12/18
2012/08/04
Sezarın hakkını sezara verelim.
Her "yiğidi öldür ama hakkını ver" temalı muhabbette Sezarın hakkını Sezara vermek lazım diye söylenir.
Bi kere neden Sezar? Onun ne hakkı varmış da ona veriyoruz. O zaman diğerlerinin haklarını da diğerlerine vermek gerekmez mi falan filan diye uzar gider bu.
Bilirsiniz lüzumsuz işleri araştırmak konusunda üstüme yoktur. Geçen gün kafama takıldı. Dedim niye yiğidi öldür hakkını ver demek yerine ille de sezar diyo bu millet. Bi atalarımıza soriyim, bi gelmişimizi geçmişimizi deşiyim dedim.
Ne sonuç çıkardım dersiniz?
Sezar, hepimizin bildigi "sen de mi Brütüs"teki Sezar değil. Julius Sezar'dan sonra Roma imparatorluğunun başına gelen tüm imparatorların adının başına bir ön ad olarak koyulmuş Sezar. Yani bu sezar, o dönemin imparatoru kimse o kişi.
2012/07/16
Sensör
Hani böyle herşeyin sensörlü olduğu tuvaletler vardır ya, elini oynatsan peçete çıkarır, totonu oynatsan sifon çalışır.
Bide sen ne yaparsan yap, yerinden kalkmadığın sürece bi türlü yanmayan ışıklar vardır. Oturduğun yerde kolbastısından çayda çırasına kadar ne varsa hepsini oynarsın ama nuh der peygamber demez o ışık, sen totonu ordan kaldırmadığın sürece yanmaz. O yüzden de o kapalı duvardan dışarı çıkana kadar oturduğun yerde sürekli bi hareket içindesindir, aman ışık sönmesin!
Hah işte ben tam da öyle bi çırpınışla direndim bütün bir hafta boyunca. Aman tatil bitmesin yakarışıyla hep bi hareket içinde, sürekli bi A noktasından B noktasına gitmelerle geçirdim günlerimi.
Gel zaman git zaman derken bi baktım evdeyim, çamaşırları asıyorum. Allahtan bavul boşaltma ve akabinde çamaşırları ayıklayıp makineye yerleştirme kısmını hızlı geçmişim.
Dipnot: Bence artık çamaşırları renklerine göre ayırmadan karman çorman yıkayabileceğimiz makineler yapılmalı. Sonra hatta eli deymişken bide onları güzeeelce çırpıp çamaşırlığa astı mıydı tamamdır. Bulana şimdiden teşekkürler.
Bu vesileyle hepinizi öper, her ne kadar tatilden dönmüş olsam da hoşgeldiğimi, hala umudum olduğunu, daha bunun ramazanı kurbanı da olduğunu hatırlatmak isterim.
Hadi bakalım.
Şort tulum: Forever New
Ayakkabı: ALDO
Çanta: İsimsiz dükkan:)
Kolye: Koton
Bileklikler: H&M
2012/07/04
Gökte ararken yerde bulmak gibi.
Hani bazen bişeyini kaybedersin, ara tara tırım tırıs yok, bulamazsın hiçbir yerde.
"Ya ben bunu buraya koymuştum, adım gibi eminim. Mümkün değil başka bi yerde olamaz."
Olamaz tabi.
Aradığın şey eğerki güneş gözlüğüyse genelde kafanın tepesinde duruyodur ve sen mal gibi saatlerce ararsın onu.
Yada dizi reklama girdi diye başka kanal açmışsındır. Sonra gel zaman git zaman dizi başlar, sen tekrar o kanalı açmak istersin. Ama bi saniye! Kumanda sanki yer yarılmış da içine girmiş. Aman allahım o ne büyük kabustur. Sen üstüne oturduğun yada koltuk minderinin kenarına sıkışmış olan kumandayı ararken kimbilir Fatmagül'e kaç kişi daha tecavüz etmiştir, Hürrem kaç çocuk daha doğurmuştur..
Yada dizi reklama girdi diye başka kanal açmışsındır. Sonra gel zaman git zaman dizi başlar, sen tekrar o kanalı açmak istersin. Ama bi saniye! Kumanda sanki yer yarılmış da içine girmiş. Aman allahım o ne büyük kabustur. Sen üstüne oturduğun yada koltuk minderinin kenarına sıkışmış olan kumandayı ararken kimbilir Fatmagül'e kaç kişi daha tecavüz etmiştir, Hürrem kaç çocuk daha doğurmuştur..
Sabah apar topar evden çıkarken son dakkada araba anahtarını arama sendromu vardır bide. İşte biz genelde o anahtarı bulmaya çalışırken hep içimizden "ulan şu anahtarı da keşke çaldırarak bulabilsek telefon gibi. Ne yani o kadar şey yapıyolar da bi anahtara alarm idüğü mü koyamayacaklar. Bence kesin yapılır böyle bişiy." şeklinde dahiyane fikirler üretir, hatta kendi çapımızda bu ürünün patentini bile alırız. Ne paralar kazanırız falan filan.
Benim girizgahlar niyeyse hep böyle uzun oluyo bu aralar. Bi türlü esas anlatcağım konuya giremiyorum. Heycanı arttırmak için mi yoksa konuşmayı çok sevdiğim için mi - ki bu ikinci kısmın ağır basıyo olması kuvvetle muhtemel, nedendir bilmiyorum.
Hani bi söz vardır. Allah sevdiği kuluna eşeğini önce kaybettirir, sonra buldururmuş. Benimki de o hesap, aşırı sevildiğimden olsa gerek, sürekli bişeyler kaybeder, mütemadiyen onları arar, sonra da en alakasız yerlerde bulurum o aradığım her neyse. Sanki kaybettirip bulma gibi değil de daha ziyade şeytan aldı götürdü, sonra satamayınca geri getirdi gibi bi durum.
Sonuç olarak kaybedince değerini daha iyi anlıyosun. Sen bi yandan "hey gidi ben onla neler yapardım neler, az işime yaramıyodu" diye saçlarını yolarken, iç sesin hala arka planda "bence artık herşeye alarm koyulmalı, çaldırınca nerde olduğu anlaşılmalı" diye patentsel girişimler peşinde koşmaktadır.
Bikaç gün önce tam da böyle bir kaybetmeler, sonradan bulmalar ve pişman olup değerini anlamalar durumu yaşadım.
Ankara-Samsun otobüsünde, arka koltuktaki türkücü amcanın telefon konuşmaları eşliğinde yolculuğumu yaparken Erman aradı.
Püre evde yok! dedi.
Ben herzamanki sakinliğimle,normalde sakin değilimdir ama pürenin saklambaç canavarı olduğunu bildiğim için kafam rahat tabi: "Kesin bi deliğe girmiş, senin onu bulmanı bekliyodur" dedim. Aradan yarım saat geçti, Erman yine aradı:
"Püre evde yoook!" Bu kez biraz daha değişik ve hem sinirli hem aglamaklı bi sesle, 13. kattan aşağı düşme ihtimalini düşünüp balkondan aşağı bile bakmış bir tavırla konuşuyodu.
Bu arada benim dolabımda püreyi ararken, aylardır kayıp olan ve başka birinin yolda alıp götürdüğünü düşündüğüm, alanın gözünde paralansın dedirtecek kadar çok sevdiğim gözlüğümü bulmuştu. Tabi onun sevincini daha sonra doya doya yaşayacaktım nası olsa. Konumuz benim patates çuvalı tızımdı. Kayıptı. Evde olsa çoktan çıkardı bi yerlerden.
Bu arada benim dolabımda püreyi ararken, aylardır kayıp olan ve başka birinin yolda alıp götürdüğünü düşündüğüm, alanın gözünde paralansın dedirtecek kadar çok sevdiğim gözlüğümü bulmuştu. Tabi onun sevincini daha sonra doya doya yaşayacaktım nası olsa. Konumuz benim patates çuvalı tızımdı. Kayıptı. Evde olsa çoktan çıkardı bi yerlerden.
Bu sırada bizim otobüs giderek samsuna yaklaşıyo, telefonumun şarjı %5'ten gıdım gıdım azalıyodu. İşte bu kısımda herzaman yanımda taşıdığım ve acil durumlarda telefonu şarj etmek için bile kullandığım laptopumun kıymetini daha iyi anladım. Ona daha fazla değer vermem gerektiğini, klavyesini temiz tutup, tuşlarını hunharca kullanmamam gerektiğini anladım. Ama konumuz bu değildi. Tızım hala dışarda bi yerlerdeydi. Komşular apartmanın içinde kediye benzer bişeyin gezdiğini söylemişti güvenliğe.
Arka planda hala çalışmakta olan bilinçaltı, "acaba kedilerde nasıl bi alarm sistemi yapılabilir, çaldırarak yerlerini tespit edebileceğimiz bi altyapıyı kurmak çok mu zordur" gibi aşırı doz heyecan ve üzüntüden dolayı saçma sapan fikirler üretmekte uzay olma yolunda ilerliyodu.
Ağlamaktan japon balığına dönmüş gözlerle, bi yandan şarjımın bitmemesi için pil duası ederken, diğer yandan Erman'dan "buldum, işte burdaymış" haberi bekliyor, bi yandan da "ulan o gözlüğün benim pijamalarımın arasında ne işi vardı yaa" diye gözlüğün oraya nasıl girdiğini anlamaya çalışıyodum. Bu sırada bütün otobüs ahalisinin Püre için tek yürek olduğunu ve arkamdaki teyzenin bile onun bulunması için dua ettiğini söylememe gerek yok sanırım.
Şarjım tam %2deyken Erman aradı ve "Buldum tızı!" dedi. Tabi o buldum dedikten sonra püreyi 14. katın yangın merdiveninin tam ucundan aşağı indirip, sakinleştirip, eve götürdüğü 2,5 saatlik mücadelenin detayına girmiyorum bile.



Onlar ermiş muradına sevgili okur. Peki burdan hangi sonucu çıkarıyoruz?
Püre'ye aşırı bağlanmışız, onun başına bişey gelirse kafayı yiyebilirmişiz.
Gözlüğüm aslında evdeymiş ve meğersem pijama giydiğim zamanlar takıyomuşum ben onu, haberim yokmuş.
Sahip olduğumuz herşeyin kıymetini bilmek lazımmış.
Kaybolan anahtarlar ve tv kumandaları için alarm sistemi yapılmalıymış. Bu arada aranızda bu sistemi yapan biri olursa komisyonumu alırım bak onu söyliyim de sonra yok efendim şöyledir de böyledir olmasın.
Olduuuu o zaman. Çok açmışım arayı bak görüyo musun, resmen hamlamışım.
Elbise: H&M
Ayakkabı: Nine West
Gözlük: Marc By Marc Jacobs - evet o kaybolan gözlüğüm, hani şu pijamalarımın arasından çıkan! hala kafam takık, o gözlük oraya nasıl girdi??!?
Çanta: H&M (fındamın hediyesi ♥ )
Kolye: Koton
Bileklikler: Aldo, kokoş kelebegimin hediyesi:)
Olduuuu o zaman. Çok açmışım arayı bak görüyo musun, resmen hamlamışım.
Elbise: H&M
Ayakkabı: Nine West
Gözlük: Marc By Marc Jacobs - evet o kaybolan gözlüğüm, hani şu pijamalarımın arasından çıkan! hala kafam takık, o gözlük oraya nasıl girdi??!?
Çanta: H&M (fındamın hediyesi ♥ )
Kolye: Koton
Bileklikler: Aldo, kokoş kelebegimin hediyesi:)
2012/06/13
Eğitim şart.
İşin aslını anlatmadan önce sizinle okurken çok eğlendiğim, hatta ciddi ciddi ofiste kahkaha patlaması yaşadığım bi fıkrayı paylaşıcam. Evet ilk kez bunu ezberledim ve okuyalı 15 gün olmasına ragmen hala unutmadım. Her önüme gelene anlatıyo olmam da bi sebep olabilir belki kimbilir.
Cem Boyner bu fıkrayı tüm çalışanlarına göndermiş. Bakalım ne demiş. Oynat uğurcum:
Doğu illerindeki bir ağanın en büyük zevki kar üzerine çişiyle imzasını atmakmış. Bu nedenle kar yağmaya başladığı zaman köyde hayvanlar dahil hiç kimse sokağa çıkamazmış. Kar biraz kalınlaşınca ağa sırtına kürkünü giyer ve köy meydanına gelirmiş. Yanında da en yakın yardımcısı Haso.
Ağa sırtını köye doğru döner ve sonra sorarmış:
- Ula Haso ahali bakıyo mu?
Haso cevap verirmiş:
- Evet agam, hepsi bir olmuş pencelerden bakıyo.
Ağa çişiyle karın üzerine imzasını atarmış "Abdullah Cizrelioğlu". Sonra da bir nokta koyarmış ve sorarmış:
- Hala bakıyolar mı?
-He agam, hem bakıyolar hem de çılgın gibi alkışlıyolar..
Her sene aynı tören sürermiş.
Aradan 7 yıl geçmiş.
Ağa yine kar tuttuktan sonra çıkmış köy meydanına, sormuş Haso'ya:
- Ahali bakıyo mu?
- He agam bakıyolar, köpekler kediler bile camdadır.
Ağa "Abdullah" diye adını, arkasından "Cizrelioğlu" diye soyadını yazmaya başlamışki kalakalmış, çünkü yaş gereği prostat! Halka rezil olmak var. Alçak sesle Haso'ya sormuş:
- Bakıyolar mı?
- He agam bakıyolar da sen niye durdun öyle?
Ağa çaresizce:
- "Ula gel yanıma, arkanı dön ahaliye, tamamla şunu" diye emretmiş.
Haso bir an durmuş, sonra çişini yapmaya hazırlanmış ve ağanın kulağına eğilip:
- "Ağam" demiş, "Kırk yıldır kafama vurdun salak dedin, sırtıma vurdun aptal dedin. Ha bu kulun okumayı yazmayı sökemediki, hele bi tut şunun ucundan da yazının devamını sen yaz."
Demekki neymiş bebeklerim benim, eğitim şartmış :)
Sen yanındakini eğitmezsen, ben bildiklerimi paylaşmazsam, öteki kendine müslüman olursa nolurmuş? Onu da ben söylemiyim, yukarda ne olduğu oldukça açık sanki:P
Peki bunu neden anlattım diye bi düşünce kabarcığı görüyorum orda, hadi sen patlatmadan o baloncuğu ben söyliyim.
5 yaşımdan beri elimde hep bi makas, bi iğne iplik, her an bişeyler icat etme güdüsüyle annanemin yanında çekirgeliğe başlamış, sonrasında annemin eğitmenliği eşliğinde devam etmiş, halamın yaratıcı bünyesine de biraz sürtündükten sonra böyle garip bişey olmuşum ben.
Herşeye "bişey yapılırki bununla" gözüyle bakan ben, üzerimdeki t-shirtü tam da sıkılmışlık ve bezginliğimin etkisiyle kenara kaldıracakken "dannnkk!" diye bi şimşek çakmasın mı kafamda! Ben bunun kollarını keser, artan kumaşla da t-shirtümü arkaya dogru toplayıp fiyonk yaparım dedim.
Düşünmesi 3 saniye, yapması 2 dakika.
Öyle yani.
Olduuuuu o zaman da.
Etek: H&M
T-shirt: H&M modifiye:)
Kolye: O da H&M
H&M bana bağış yapmış gibi olmuş ahaaha:))
Ayakkabı: ALDO
Çanta: Guess
2012/05/22
3 kuruş fazla olsun.



Sonradan olmuş bi kelimedir kırmızı. Esas adı "al"dır. Al, kutsallığı simgeler. Bu yüzden de dikkat ettiyseniz kırmızı bayrak yerine "al bayrak" diye söylenir ki daha kutsal, daha ihtişamlı gelsin kulağa. Aynı şekilde, bişeyi olduğundan daha güzel, daha kutsal göstermek, yüceltmek için kullanılırmış "allamak" kelimesi. Sonra biz onu alıp "allanıp pullanmak" yapmışız herzamanki yaratıcılığımızla. O da yetmemiş Seyyal Taner şarkısını bile yapmış.
Aldan kırmızıya nasıl dönüşmüş o kadarını bilmiyorum ama, kırmızı onun için bi dönüm noktası olmuş, o çok belli!
Al yanaklım, al yazmalım, oy tombulumlarla ufak ufak müzik sektörüne bulaştırmışız önce. Sonra bi bakmışız bütün şiirlere, şarkılara, filmlere ilham olmuş. Sana kırmızı çok yakışıyor, kırmızılım sana yandı canım derken bugünlere gelmiş.
Al yanaklım, al yazmalım, oy tombulumlarla ufak ufak müzik sektörüne bulaştırmışız önce. Sonra bi bakmışız bütün şiirlere, şarkılara, filmlere ilham olmuş. Sana kırmızı çok yakışıyor, kırmızılım sana yandı canım derken bugünlere gelmiş.
E bide işin moda tarafı var tabi. Kırmızı öyle lanet bi renktirki rezil de eder adamı vezir de. Mesela bütün vitrinlerde kırmızı görmeye başladıysanız o moda akımından korkun, ilk otobüse binip kaçın ordan derim ben en kırmızı sevmeyen ve giyene de önyargılı bakan halimle.
Kan kırmızısını bi bayrağa yakıştırıyorum ben, bide bizim Nurten abla vardı, ona yakışıyodu çok. Onun dışında bide pazarlarda satılan kırmızı leğenler var "al beni" diye 100 metre ilerden bas bas bağıran. İşte bu ve benzeri noktalarda devreye "3 kuruş fazla olsun, kırmızı olsun" teorisi girer ve seni hiç beğenmesen de almaya, sevmesen de giymeye zorlar, sen de apıştığınla kalırsın sayın seyırcı.
İspanyola pantolon: Oxxo
Gömlek: Koton
Çanta: Mango
Bileklikler: Aldo, H&M
İdüklü kolye: Tresera
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



















































