Marc By Marc Jacobs etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Marc By Marc Jacobs etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2012/10/23

Gülün bakiyim



Çocukken herkesin kardeşiyle yada arkadaşıyla gülme krizine girdiği, bu krizlerin ebeveynleri delirttiği, en olmadık anlarda ortaya çıkan ve özellikle de yasak olduğu bilindiği durumlarda volümü yükselen bu gülme krizlerinin bizi ne zor durumlara soktuğu olmuştur. Hayır hayır hiç kıvırmayın, biliyorum hepiniz güldünüz bi şekilde, babanızın kafasındaki iplik parçasına yada süt içerken dilinizin yanmasına yada incir yedikten sonra yapış yapış olan ellerinizi birbirinizin yüzüne sürmelerinize. Yani mutlaka abuk subuk şeyleriniz oldu sizin de gülmek için.
Kız kısmısı gülmez,
ayyyy çok güldük bugün, başımıza bişey gelmese bari,
şşşşş herkes bize bakıyo az sessiz gülsene yeeaaa
gibi saçma sapanlıkların etrafımızı sardığı bi dünyada büyümemize rağmen biz ota boka herşeye gülmeye devam ettik.
Ama ne zamanki büyüdük, zamanında bize çok kikirdediğimizde çimdik atan insanlara döndük. Mahalle baskısı diye bişey öğrendik. Sesli gülmek ayıp oldu, hele bide diş göstererek gülüyosan yollu bile olabilirsin, durum o kadar vahim yani!

Elin budisti kalkıp tedavi amaçlı gülme meditasyonları yapar, gülmenin bi yaşam biçimi haline gelmesi için adamlar orda kıçlarını yırtar,
biz hala bugün çok güldük, kesin bişey olcak derdindeyiz..
Halbuki gülünce serotonin salgılarız. Yani bir dakikalık kahkaha = on dakika kürek çekmek
Gülerken ortaya çıkan endorfinlerin romatizma, kas spazmı gibi ağrıları hafiflettiği de bilimsel olarak kanıtlanmış.
Solunum sistemimiz güçleniyo ve vücudumuza daha fazla oksijen giriyo. Tabi bunun için gerine gerine gülmek lazım. Eliyle ağzını kapatıp kıs kıs gülenleri almıyoruz bu gruba. Onları, katıla katıla gülme seanslarına yolluyoruz budistlerin yanına. Adamlar her gün elele tutuşup önce az sesli gülerek başlıyolar tedavi dedikleri bu seansa, sonra ses giderek artıyo ve herkes yerlere yatarak gülmeye başlıyo. 
E zaten kahkaha bulaşıcı bişeydir. Hiç gülesi olmayan adamın bile gülesi gelir yanında birisi katılarak gülerken:)

















  




Demekki neymiş,
yok gülünce gözlerimin kenarı buruşuyo,
yok ben çok çirkin oluyorum,
aman yanaklarım sarkıyo bilmem ne gibi bahanelerle, hali hazırda ağzımıza kadar gelmiş kahkahayı geri göndermiyomuşuz. Basıyomuşuz en seslisinden. 
Tabi herkes kahkaha atamayabiliyo, misal ben. Şebelek gibi sürekli gülen bi suratım olmasına rağmen malesefki bi Sebahat abla kahkahasına sahip değilim. Onun yerine ııhıhıhıh, kihkihkih gibi kendi çapımda gülüşlerim var. Olsun o da yetiyo bana. Neticede karın kası yapıyo mu? yapıyo, mutlu oluyo muyum? oluyorum. Gerisi tırt!

Öperim hepinizi bayram şekerlerim benim. 
Bu bayram bol gülmeli komikli şakalı olsun herkese. Yüzünüz kırış kırış olsun, o derece :)

Çok önemli bi dipnot: Gülmek gibi gülümsemek de işe yarıyo, onu da yapabilirsiniz. Ben gülemiyorum diyenler bide gülümsemeyi denesin, sonuçları paylaşsın benle:P

Sweat: Energie
Jean: Mango (Ben yırttım her yerini:P)
Ayakkabı: Yargıcı
Gözlük: Marc By Marc Jacobs
Saat: Emporio Armani

2012/09/27

Yapılacaklar şeysi


- Bu aralar yapacak çok şey, yazacak az şey var. Mesela yazlıklarla kışlıkların dolapta yer değiştirmesi gibi. Yazsam yazılcak bişey değil, ama yardım etmek isteyen varsa koşsun gelsin zira yapcak çok işimiz var.
Kışlıkların henüz yeni yerlerini alamamasından sebep, ha bide Ankara'nın gündüz eriten akşam titreten dengesiz havalarının da katkısıyla birlikte "elimizde mont, ceket ve hırka, üstümüzde t-shirt, ayağımızda açık ayakkabı, çantamızda yağmur olasılığına karşı kapalı ayakkabı" şeklinde saçma sapan görünümlü insanlar olarak geziyoruz biz burda.


- Aldığımızın henüz birinci ayı dolmadan sıkılmış olmam sebebiyle oturma grubumu değiştirmek istiyorum. Ama modeli değişmesin kumaşı değişsin istiyorum. Tabi bütün bunları koltuk döşemecisi ve kumaş aramadan bi sihirli deynekle zort diye yapmak istiyorum anlıyo musunuz beni? Ama ne zamanki aklımda bu konu olsa, böyle kafamda tatlı tatlı baloncuklarla kumaş seçip kaplattırdığımın hayalini kursam, oturma grubunun üstünden "istiklal alana lcd bedava darısı başına.." diye seslenen Aşkın Nur Yengi çıkıyo karşıma. O an zaten hayattan kompil soğuyosun, nerde kaldı koltuk, nerde kaldı kumaş!


- Önümüz kış, yiycez içcez, yatcaz kalkcaz. Nası olsa kalın giyiyoruz, bide üst üste giyme modası çıktı. Simitlere ve semerlere özgürlük dönemi başladı. Ama yoook bu kez tedbirli olcam. "Bi orta boy pizza yeter mi acaba yaaaa" sorunsalından kurtulup bir küçük boy karışıkla yetinmeyi bilicem. Spor salonlarının, beni ayda bir spor yapmak için üye yapmadıklarını buzdolabının üstüne yazıcam, her yemekten sonra bakıcam o kağıda. O da bişey sonuçta.


- Bundan yıllaaar yıllar önce, yine bir pis boğazlılık çalışması sırasında, tam da patates kızartmasını ağzıma atacakken, kızartmanın kıtır kıtır olmasının verdiği yanıltıcılıkla beraber çatalı sertçe ısırmış, ön dişlerimden birini azcık kırmıştım. Patatese ne mi oldu? tabiki yiyemedim. Çatalı ısırdıktan sonra dişlerde oluşan o metalimsi gıcık hissiyatı herkes biliyo diimi? o zaman niye soruyosunuzki. 
Peki ben bunu neden anlatıyorum. Akılsız baş mı dersiniz, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir mi dersiniz, ordan kendim ettim kendim bulduma mı bağlarsınız orasını bilemem, bi baktımki patates kızartması yerken çatalı sertçe ısırıp dişlerimi kamaştırma işi bende alışkanlığa dönüşmüş. Ön dişimi daha fazla kırıp hüsniye teyzeye bağlamadan ya kızartmayı hayatımdan çıkarmam yada o dişi yaptırmam lazım.















Bu tarz çok mühim şeyler var işte yapmam gereken. Hayat bazen çok zormuş valla da.

Peki senin bu kış planın ne? Domatesler biberler buzdolabı poşetlerine doldurulup dondurucuya yerleştirildi mi? Kışlıklar alfabetik sıraya göre katlandı mı? Alper tunga öldü mü ıssız acun kaldı mu?
Hadi hepsini geçtim, bikere bile bu pazartesi kesin başlıyorum diyeti yapmıycak mısın yoksa? yok artık!

Elbise: Çayyolu pazarı
Sandalet: Zara
Gözlük: Marc By Marc Jacobs
Clutch: Koton
Kolye: H&M
Bileklikler: H&M, LWC by AhuAtesel
Mekan: Kalkan Marina


2012/09/20

Bişey diycektim aslında.


Uzun yollarda, hele hele otobüs gibi oldukça kozmopolitan bi ulaşım aracı kullanıyosanız, üstüne bide saatlerce sürecek bi yolculuk sizi bekliyosa, yanınızdaki teyzeyle siz istemeseniz de kanka olacağınızı, arkadaki amcanın horultusu gurultusu ve aklınıza gelebilecek her türlü(!) sesine maruz kalacağınızı, topkek ve çiziyi bir daha görmek istemeyeceğinizi, bebek viyaklamalarından hiç olmadığı kadar tiksineceğinizi, eğer yanınızda koklayacak güzel bişeyiniz yoksa "bizim çocuğu yol tutuyo da" cümlesinin devamında bütün otobüse hakim olan kusmuk kokusunu iliklerinize kadar soluyacağınızı da kabul etmişsiniz demektir. 
Ben en iyi firmayım diyen, uçak bileti fiyatına otobüs bileti kesen firmalar da dahil hepsinde ortalama olarak bu tarz bi ahval ve şerait içinde bulursunuz kendinizi. Ben söyliyim de..
Aslında bu tarz toplu taşıma durumları sadece bizde değil bütün dünya ülkelerinde aşağı yukarı böyle. Ama tabi bizim mutlaka farkımızı ortaya koymamız gerekiyo her konuda olduğu gibi. Türküz sonuçta, kanımız kaynar, susamayız, kendimizi tutamayız.

2012/09/04

Mimler gelmiş mimler..


En sevdiğin renk: Her ne kadar dolabımdaki çoğunluğun sesi pembe olsa da ben griciyim. Ulan otuzuna geldin hala pembeydi sarıydı, bırak bu renkleri demesinler diye filan da seçmişliğim yok griyi. Her ortama uyar çünkü o. Arada kalmıştır. Siyah olamamış, beyaz desen hiç değil. Biraz pembe katarsın ruhuna renk gelir, biraz maviyle alır götürür seni taa denizlere, istersen azcık bordoya kayarsın, ordan siyaha saparsın falan. Gri iyidir yaaa uzatmaya gerek yok, anlattırmayın şimdi bana iki saat.


En sevdiğin hayvan: Hayatımı Püre'den önce ve Püre'den sonra olmak üzere ikiye böldüğümü göz önünde bulunduracak olursak, püreden önce hiçbir hayvanı sevmiyodum diyebiliriz. Sadece bi balığım vardı, Hüsniye. Sarı yem kutusunu gördümü fanusta çıldırmışcasına taklalar atmaya başlar, baloncuklar yapardı. Çok sohbetli değildi ama ofiste zamanın su gibi akıp geçmesi için güzel ve turuncu bi sebepti. Ama işte vadesi dolan her canlı gibi onla da yollarımızı ayırdık..
Peki kedilerden nefret eden, taaa çocukluk zamanında arkadaşlarıyla cami avlularına kaçak girip ordaki kedileri çomakla dürtmeye çalışırken kedinin gazabına uğrayan bu kuş nasıl oldu da birden panter emele döndü dersiniz. Sizin de etrafınızda bütün çocukluğunu kedilerle yatıp kalkarak geçiren arkadaşlarınız olursa ve her sabah bi fasıl kedisinden bahseder, şöyle tatlı böyle hisi, allahım çok uysal filan derse, senin de hali hazırda içindeki elmayrayı doyurmak için bi arayışın varsa, gerisi teferruattır.
Kedi nankördür diyen arkadaşı bulsak, bi onla tanışsak, o konuyu da açığa kavuşturup kafasındaki soru işaretlerini bir bir çözsek güzel olurdu.
Bide uğur böceğini sevmeyen, onu elinin üstünde gezdirip "uç uç" demeyen yoktur diye düşünüyorum zaten. 


Uğurlu sayın nedir? Bi bakmışsın 4, bi bakmışsın 23. Ruh halime ve izin tarihime göre değişebiliyo rakamlar. Bazen 17 bile olabiliyo, düşün yani. Tamamen sorulan zamana bağlı. Mesela şu an 5. Haftanın beşinci günü çarşamba olduğu için çarşamba günlerini ayrı bi sevmem gibi bişey. Ha bu arada benim için hafta cumartesiden başlar, onu söylememe gerek yok sanırım.

En sevdiğin içecek: Ben çilekli su diyim, siz de anlayın. Yada çok zorlamayıp şöyle özetliyim. Annemin elleriyle seçtiği taze çilekleri kaynatıp, bi takım annesel formüllerden geçirip hazırladığı bi iksir. Onu içen ömür boyu mutlu oluyo. Çilek kadar pembe oluyo hayatı 


Facebook mu twitter mı? Bu soruları şu an evden cevaplıyo olsaydım, özellikle bu sorunun cevabını Erman'dan duymak isterdim:) hayat paylaşınca güzel felsefesini henüz özümseyememiş tipik bir türk erkeği olarak "bik bik bik elinden düşürmüyosun şu telefonu, illa herşeyi paylaşman mı gerek" şeklinde başlayan çemkirmelerine, bana çaktırmadan telefondan instagramı silmelerini ekleyin. Sonra her tivit attığımda sarfettiği kelime sayısıyla çarpın. Kaç buldunuz? :)
Twittercıyım ben. Hatta twitter üstünden bütün güncellemelerim otomatik olarak facebooka da düşer ve listesinde olduğum arkadaşlarımın duvarlarında adeta bir sapık gibi heryeri işgal ederim:)

Tutkunuz? Burçlara hiiiç inanmam ama yengeç olmanın bütün gereklerini yerine getiren bir insan olduğumu göz önünde bulundurursak, denizi çok sevdiğimi belirtmeme gerek yoktur heralde! Bence bütün mevsimler yaz olsun, hep denize girebilelim. Bide Melih Gökçek Ankara'ya deniz yapsın :P 
Bu arada deniz dediysem öyle içerden sanki beni yiycekmiş gibi kollarını yukarı doğru uzatmış yosunlu kayalıklı denizden bahsetmiyorum. Şöyle pırıl pırıl bi kumsal olabilir, efendime söyliyim minik çakıl taşları olan temiz bir koy olabilir. O tarz şeyler.

  

Hediye almayı mı vermeyi mi seversin? Şimdi bu çok kritik bi soru. Hediyeyi aldığın kişiye göre değişir cevabı. Zevkine ve yaratıcılığına çok güvendiğin biriyse, ondan gani gani gelsin hediye. Hiç hayır demem, hatta teşvik ederim:) Ama o kadar da aç gözlü değiliz sonuçta, hediye vermekten de keyif alırım. Özellikle de henüz bir yaş grubuna bile girmemiş, hayattan hiçbir amacı beklentisi olmayan, annesinin memesinden başka hiçbir şeyi tanımayan insan parçalarına hediye almak en büyük zevkimdir. 
Ama mümkünse erkeklere hediye almaktan sorumlu, bizi bu külfetten kurtaracak, saat cüzdan gömlek parfüm dörtleminden çıkaracak gönüllü yönetici pozisyonları açılsın, onlara daha fazla istihdam sağlansın. Onlarki zor günlerimizde bize yaratıcılık fısfıslayacak, koskoca mağazanın içinde kıç kadar yer kaplayan erkek reyonu sınırlarından bizi çıkarıp ufkumuzu genişleteceklerdir.
Özetle hediyenin iyisi kötüsü olmaz, almak da vermek de güzeldir, sevilirdir.


En sevdiğin gün: Pazarı sevmeyiz pazartesiden ötürü, cumayı severiz cumartesiden ötürü mantığıyla yola çıkarak cuma ve cumartesiyi çok sevdiğimi, pazara karşı hep bi mesafeli olduğumu belli etsem de, içimde gizlenemez bir çarşamba tutkum vardır benim. Çarşamba günleri benim için sarıdır, ferahtır. Zamanında Avrupa yakasının da çarşamba günü olmasının bu kültürün yerleşmesinde payı büyük olabilir. Bir Burhan Altıntop kolay yetişmiyo sonuçta arkadaşlar.
Ama ben ne dersem diyim, cumartesi kendini biliyo;)


En sevdiğin çiçek: Çiçek konusunda nekadar beceriksiz ve duyarsız olduğumu bilmeyen kalmamıştır diye düşünüyorum. Bilmeyenler şurdan kabaca beni tanıyabilir. Benim için çiçek, komşunun balkonunda, damadın ceketinde, gelinin buketinde, bide kahvaltı sofrasında güzeldir. Ama ille de bi çiçek adı vermem gerekiyosa, tam olarak çiçek olduğunu düşünmemekle beraber, zaman zaman dibini koparıp balını hüplettiğimiz ve buram buram kokusundan mahallecek yararlandığımız Hanımelini örnek verebilirim. O nasıl güzel bişeydir yaaa.


Görüyo musun yine gelmişiz bir mimin daha sonuna. Nekadar kararsız, dengesiz, karışık bi insan olduğumu herkes anladıysa şimdilik gidiyorum ben. 
Yine görüşelim ama, bu aralar çok açıyoruz arayı, olmuyo öyle.

Örgü elbise: Zara
Gözlük: Marc By Marc Jacobs
Mekan: Fethiye 12 Adalar
Mim sahibi: çıtır anne lulucum 

2012/07/04

Gökte ararken yerde bulmak gibi.




Hani bazen bişeyini kaybedersin, ara tara tırım tırıs yok, bulamazsın hiçbir yerde. 
"Ya ben bunu buraya koymuştum, adım gibi eminim. Mümkün değil başka bi yerde olamaz."
Olamaz tabi.
Aradığın şey eğerki güneş gözlüğüyse genelde kafanın tepesinde duruyodur ve sen mal gibi saatlerce ararsın onu. 
Yada dizi reklama girdi diye başka kanal açmışsındır. Sonra gel zaman git zaman dizi başlar, sen tekrar o kanalı açmak istersin. Ama bi saniye! Kumanda sanki yer yarılmış da içine girmiş. Aman allahım o ne büyük kabustur. Sen üstüne oturduğun yada koltuk minderinin kenarına sıkışmış olan kumandayı ararken kimbilir Fatmagül'e kaç kişi daha tecavüz etmiştir, Hürrem kaç çocuk daha doğurmuştur..

Sabah apar topar evden çıkarken son dakkada araba anahtarını arama sendromu vardır bide. İşte biz genelde o anahtarı bulmaya çalışırken hep içimizden "ulan şu anahtarı da keşke çaldırarak bulabilsek telefon gibi. Ne yani o kadar şey yapıyolar da bi anahtara alarm idüğü mü koyamayacaklar. Bence kesin yapılır böyle bişiy." şeklinde dahiyane fikirler üretir, hatta kendi çapımızda bu ürünün patentini bile alırız. Ne paralar kazanırız falan filan.





Benim girizgahlar niyeyse hep böyle uzun oluyo bu aralar. Bi türlü esas anlatcağım konuya giremiyorum. Heycanı arttırmak için mi yoksa konuşmayı çok sevdiğim için mi - ki bu ikinci kısmın ağır basıyo olması kuvvetle muhtemel, nedendir bilmiyorum.
Hani bi söz vardır. Allah sevdiği kuluna eşeğini önce kaybettirir, sonra buldururmuş. Benimki de o hesap, aşırı sevildiğimden olsa gerek, sürekli bişeyler kaybeder, mütemadiyen onları arar, sonra da en alakasız yerlerde bulurum o aradığım her neyse. Sanki kaybettirip bulma gibi değil de daha ziyade şeytan aldı götürdü, sonra satamayınca geri getirdi gibi bi durum.


Sonuç olarak kaybedince değerini daha iyi anlıyosun. Sen bi yandan "hey gidi ben onla neler yapardım neler, az işime yaramıyodu" diye saçlarını yolarken, iç sesin hala arka planda "bence artık herşeye alarm koyulmalı, çaldırınca nerde olduğu anlaşılmalı" diye patentsel girişimler peşinde koşmaktadır.

Bikaç gün önce tam da böyle bir kaybetmeler, sonradan bulmalar ve pişman olup değerini anlamalar durumu yaşadım.







Ankara-Samsun otobüsünde, arka koltuktaki türkücü amcanın telefon konuşmaları eşliğinde yolculuğumu yaparken Erman aradı.
Püre evde yok! dedi.
Ben herzamanki sakinliğimle,normalde sakin değilimdir ama pürenin saklambaç canavarı olduğunu bildiğim için kafam rahat tabi: "Kesin bi deliğe girmiş, senin onu bulmanı bekliyodur" dedim. Aradan yarım saat geçti, Erman yine aradı:
"Püre evde yoook!" Bu kez biraz daha değişik ve hem sinirli hem aglamaklı bi sesle, 13. kattan aşağı düşme ihtimalini düşünüp balkondan aşağı bile bakmış bir tavırla konuşuyodu.
Bu arada benim dolabımda püreyi ararken, aylardır kayıp olan ve başka birinin yolda alıp götürdüğünü düşündüğüm, alanın gözünde paralansın dedirtecek kadar çok sevdiğim gözlüğümü bulmuştu. Tabi onun sevincini daha sonra doya doya yaşayacaktım nası olsa. Konumuz benim patates çuvalı tızımdı. Kayıptı. Evde olsa çoktan çıkardı bi yerlerden.
Bu sırada bizim otobüs giderek samsuna yaklaşıyo, telefonumun şarjı %5'ten gıdım gıdım azalıyodu. İşte bu kısımda herzaman yanımda taşıdığım ve acil durumlarda telefonu şarj etmek için bile kullandığım laptopumun kıymetini daha iyi anladım. Ona daha fazla değer vermem gerektiğini, klavyesini temiz tutup, tuşlarını hunharca kullanmamam gerektiğini anladım. Ama konumuz bu değildi. Tızım hala dışarda bi yerlerdeydi. Komşular apartmanın içinde kediye benzer bişeyin gezdiğini söylemişti güvenliğe. 
Arka planda hala çalışmakta olan bilinçaltı, "acaba kedilerde nasıl bi alarm sistemi yapılabilir, çaldırarak yerlerini tespit edebileceğimiz bi altyapıyı kurmak çok mu zordur" gibi aşırı doz heyecan ve üzüntüden dolayı saçma sapan fikirler üretmekte uzay olma yolunda ilerliyodu.
Ağlamaktan japon balığına dönmüş gözlerle, bi yandan şarjımın bitmemesi için pil duası ederken, diğer yandan Erman'dan "buldum, işte burdaymış" haberi bekliyor, bi yandan da "ulan o gözlüğün benim pijamalarımın arasında ne işi vardı yaa" diye gözlüğün oraya nasıl girdiğini anlamaya çalışıyodum. Bu sırada bütün otobüs ahalisinin Püre için tek yürek olduğunu ve arkamdaki teyzenin bile onun bulunması için dua ettiğini söylememe gerek yok sanırım.
Şarjım tam %2deyken Erman aradı ve "Buldum tızı!" dedi. Tabi o buldum dedikten sonra püreyi 14. katın yangın merdiveninin tam ucundan aşağı indirip, sakinleştirip, eve götürdüğü 2,5 saatlik mücadelenin detayına girmiyorum bile.











 




Onlar ermiş muradına sevgili okur. Peki burdan hangi sonucu çıkarıyoruz?
Püre'ye aşırı bağlanmışız, onun başına bişey gelirse kafayı yiyebilirmişiz.
Gözlüğüm aslında evdeymiş ve meğersem pijama giydiğim zamanlar takıyomuşum ben onu, haberim yokmuş.
Sahip olduğumuz herşeyin kıymetini bilmek lazımmış.
Kaybolan anahtarlar ve tv kumandaları için alarm sistemi yapılmalıymış. Bu arada aranızda bu sistemi yapan biri olursa komisyonumu alırım bak onu söyliyim de sonra yok efendim şöyledir de böyledir olmasın.


Olduuuu o zaman. Çok açmışım arayı bak görüyo musun, resmen hamlamışım.


Elbise: H&M
Ayakkabı: Nine West
Gözlük: Marc By Marc Jacobs - evet o kaybolan gözlüğüm, hani şu pijamalarımın arasından çıkan! hala kafam takık, o gözlük oraya nasıl girdi??!?
Çanta: H&M (fındamın hediyesi   )
Kolye: Koton
Bileklikler: Aldo, kokoş kelebegimin hediyesi:)