tatil 2012 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tatil 2012 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2012/09/20

Bişey diycektim aslında.


Uzun yollarda, hele hele otobüs gibi oldukça kozmopolitan bi ulaşım aracı kullanıyosanız, üstüne bide saatlerce sürecek bi yolculuk sizi bekliyosa, yanınızdaki teyzeyle siz istemeseniz de kanka olacağınızı, arkadaki amcanın horultusu gurultusu ve aklınıza gelebilecek her türlü(!) sesine maruz kalacağınızı, topkek ve çiziyi bir daha görmek istemeyeceğinizi, bebek viyaklamalarından hiç olmadığı kadar tiksineceğinizi, eğer yanınızda koklayacak güzel bişeyiniz yoksa "bizim çocuğu yol tutuyo da" cümlesinin devamında bütün otobüse hakim olan kusmuk kokusunu iliklerinize kadar soluyacağınızı da kabul etmişsiniz demektir. 
Ben en iyi firmayım diyen, uçak bileti fiyatına otobüs bileti kesen firmalar da dahil hepsinde ortalama olarak bu tarz bi ahval ve şerait içinde bulursunuz kendinizi. Ben söyliyim de..
Aslında bu tarz toplu taşıma durumları sadece bizde değil bütün dünya ülkelerinde aşağı yukarı böyle. Ama tabi bizim mutlaka farkımızı ortaya koymamız gerekiyo her konuda olduğu gibi. Türküz sonuçta, kanımız kaynar, susamayız, kendimizi tutamayız.

2012/09/11

Hayalet


Tüllü allı pullu olan şeylere karşı kız çocuklarındaki içgüdüsel zaafı tartışmaya gerek yok. 
Nasılki erkek çocukları elindeki oyuncak ayısını bile araba gibi hınnn hınn diye yerde sürmeye çalışıyosa, kız çocuğu da hep bi evcilik tadında oynar oyunlarını. Ya annedir yada kardeşlerine bakan abla. Ama mutlaka yetişkindir. Belki öğretmen yada doktor da olabilir. Asla bi erkek çocuğunun hayal dünyasıyla kıyaslanamayacak kadar olgun bi dünyası vardır, ki zaten öyle doğmuşlardır. Bu onlara ilerde olmaları gereken şey için bi çeşit alıştırmadır.
Tıpkı erkeklerin birer yetişkin haline geldiğinde bile saçma sapan hobiler edinip hala çocuk gibi onlarla uğraşmaları gibi. Onlar ellerine bulaşık süngerini alıp "dışiyııın dışiyınnn" diye ateş etmeye çalışırken, mahallenin kız çocukları bir araya gelip yapraklara çamur yada taş doldurup güya akşam için sarma yapar. 
İşte öylesine anlamsız bi içgüdüyle büyüyoruz. Tıpkı Püre'nin, ayağı daha hiç toprağa değmiş olmamasına rağmen, yemek yedikten sonra güya mamasının üstünü toprakla kapatmaya çalışırcasına fayansları patisiyle eşelemesi gibi :)

İşte bunun gibi bi sebepten olsa gerek, beyaz ve tüllü bişey giydi mi kendini gelin sanır kız çocuğu. Yaşının hiçbir önemi yoktur, kırkında da böyle olacaktır, böyle gelmiş böyle gidecektir.

Ama ben bu elbise içinde kendimi gelinden ziyade köyün hayaleti gibi hissettim o ayrı bi mevzu. Erman'ın "ya bu saçlar sana hiç olmadı sanki" gibi yersiz ve sinir bozucu bi laf etmesi üzerine şekilden şekle giren ve nerdeyse her karede farklı görünen ve beni de artık pek mutlu etmeyen saçlarım da kendimi gelin gibi hissetmemem için diğer bi sebep. 
Neyseki köy güzel, hava güzel, modum güzel, gerisi teferruat ^.^
















Bu aralar paralel evrenden seslendiğim için biraz değişiğim. Yakında normale dönerim. Siz yine arada kontrol edin beni, iki dürtün kendime getirin:)
Öperim bak, bunu da yaparım yani.

Elbise: H&M
Sandalet: Zara
Mekan: Kayaköy - Fethiye


2012/09/04

Mimler gelmiş mimler..


En sevdiğin renk: Her ne kadar dolabımdaki çoğunluğun sesi pembe olsa da ben griciyim. Ulan otuzuna geldin hala pembeydi sarıydı, bırak bu renkleri demesinler diye filan da seçmişliğim yok griyi. Her ortama uyar çünkü o. Arada kalmıştır. Siyah olamamış, beyaz desen hiç değil. Biraz pembe katarsın ruhuna renk gelir, biraz maviyle alır götürür seni taa denizlere, istersen azcık bordoya kayarsın, ordan siyaha saparsın falan. Gri iyidir yaaa uzatmaya gerek yok, anlattırmayın şimdi bana iki saat.


En sevdiğin hayvan: Hayatımı Püre'den önce ve Püre'den sonra olmak üzere ikiye böldüğümü göz önünde bulunduracak olursak, püreden önce hiçbir hayvanı sevmiyodum diyebiliriz. Sadece bi balığım vardı, Hüsniye. Sarı yem kutusunu gördümü fanusta çıldırmışcasına taklalar atmaya başlar, baloncuklar yapardı. Çok sohbetli değildi ama ofiste zamanın su gibi akıp geçmesi için güzel ve turuncu bi sebepti. Ama işte vadesi dolan her canlı gibi onla da yollarımızı ayırdık..
Peki kedilerden nefret eden, taaa çocukluk zamanında arkadaşlarıyla cami avlularına kaçak girip ordaki kedileri çomakla dürtmeye çalışırken kedinin gazabına uğrayan bu kuş nasıl oldu da birden panter emele döndü dersiniz. Sizin de etrafınızda bütün çocukluğunu kedilerle yatıp kalkarak geçiren arkadaşlarınız olursa ve her sabah bi fasıl kedisinden bahseder, şöyle tatlı böyle hisi, allahım çok uysal filan derse, senin de hali hazırda içindeki elmayrayı doyurmak için bi arayışın varsa, gerisi teferruattır.
Kedi nankördür diyen arkadaşı bulsak, bi onla tanışsak, o konuyu da açığa kavuşturup kafasındaki soru işaretlerini bir bir çözsek güzel olurdu.
Bide uğur böceğini sevmeyen, onu elinin üstünde gezdirip "uç uç" demeyen yoktur diye düşünüyorum zaten. 


Uğurlu sayın nedir? Bi bakmışsın 4, bi bakmışsın 23. Ruh halime ve izin tarihime göre değişebiliyo rakamlar. Bazen 17 bile olabiliyo, düşün yani. Tamamen sorulan zamana bağlı. Mesela şu an 5. Haftanın beşinci günü çarşamba olduğu için çarşamba günlerini ayrı bi sevmem gibi bişey. Ha bu arada benim için hafta cumartesiden başlar, onu söylememe gerek yok sanırım.

En sevdiğin içecek: Ben çilekli su diyim, siz de anlayın. Yada çok zorlamayıp şöyle özetliyim. Annemin elleriyle seçtiği taze çilekleri kaynatıp, bi takım annesel formüllerden geçirip hazırladığı bi iksir. Onu içen ömür boyu mutlu oluyo. Çilek kadar pembe oluyo hayatı 


Facebook mu twitter mı? Bu soruları şu an evden cevaplıyo olsaydım, özellikle bu sorunun cevabını Erman'dan duymak isterdim:) hayat paylaşınca güzel felsefesini henüz özümseyememiş tipik bir türk erkeği olarak "bik bik bik elinden düşürmüyosun şu telefonu, illa herşeyi paylaşman mı gerek" şeklinde başlayan çemkirmelerine, bana çaktırmadan telefondan instagramı silmelerini ekleyin. Sonra her tivit attığımda sarfettiği kelime sayısıyla çarpın. Kaç buldunuz? :)
Twittercıyım ben. Hatta twitter üstünden bütün güncellemelerim otomatik olarak facebooka da düşer ve listesinde olduğum arkadaşlarımın duvarlarında adeta bir sapık gibi heryeri işgal ederim:)

Tutkunuz? Burçlara hiiiç inanmam ama yengeç olmanın bütün gereklerini yerine getiren bir insan olduğumu göz önünde bulundurursak, denizi çok sevdiğimi belirtmeme gerek yoktur heralde! Bence bütün mevsimler yaz olsun, hep denize girebilelim. Bide Melih Gökçek Ankara'ya deniz yapsın :P 
Bu arada deniz dediysem öyle içerden sanki beni yiycekmiş gibi kollarını yukarı doğru uzatmış yosunlu kayalıklı denizden bahsetmiyorum. Şöyle pırıl pırıl bi kumsal olabilir, efendime söyliyim minik çakıl taşları olan temiz bir koy olabilir. O tarz şeyler.

  

Hediye almayı mı vermeyi mi seversin? Şimdi bu çok kritik bi soru. Hediyeyi aldığın kişiye göre değişir cevabı. Zevkine ve yaratıcılığına çok güvendiğin biriyse, ondan gani gani gelsin hediye. Hiç hayır demem, hatta teşvik ederim:) Ama o kadar da aç gözlü değiliz sonuçta, hediye vermekten de keyif alırım. Özellikle de henüz bir yaş grubuna bile girmemiş, hayattan hiçbir amacı beklentisi olmayan, annesinin memesinden başka hiçbir şeyi tanımayan insan parçalarına hediye almak en büyük zevkimdir. 
Ama mümkünse erkeklere hediye almaktan sorumlu, bizi bu külfetten kurtaracak, saat cüzdan gömlek parfüm dörtleminden çıkaracak gönüllü yönetici pozisyonları açılsın, onlara daha fazla istihdam sağlansın. Onlarki zor günlerimizde bize yaratıcılık fısfıslayacak, koskoca mağazanın içinde kıç kadar yer kaplayan erkek reyonu sınırlarından bizi çıkarıp ufkumuzu genişleteceklerdir.
Özetle hediyenin iyisi kötüsü olmaz, almak da vermek de güzeldir, sevilirdir.


En sevdiğin gün: Pazarı sevmeyiz pazartesiden ötürü, cumayı severiz cumartesiden ötürü mantığıyla yola çıkarak cuma ve cumartesiyi çok sevdiğimi, pazara karşı hep bi mesafeli olduğumu belli etsem de, içimde gizlenemez bir çarşamba tutkum vardır benim. Çarşamba günleri benim için sarıdır, ferahtır. Zamanında Avrupa yakasının da çarşamba günü olmasının bu kültürün yerleşmesinde payı büyük olabilir. Bir Burhan Altıntop kolay yetişmiyo sonuçta arkadaşlar.
Ama ben ne dersem diyim, cumartesi kendini biliyo;)


En sevdiğin çiçek: Çiçek konusunda nekadar beceriksiz ve duyarsız olduğumu bilmeyen kalmamıştır diye düşünüyorum. Bilmeyenler şurdan kabaca beni tanıyabilir. Benim için çiçek, komşunun balkonunda, damadın ceketinde, gelinin buketinde, bide kahvaltı sofrasında güzeldir. Ama ille de bi çiçek adı vermem gerekiyosa, tam olarak çiçek olduğunu düşünmemekle beraber, zaman zaman dibini koparıp balını hüplettiğimiz ve buram buram kokusundan mahallecek yararlandığımız Hanımelini örnek verebilirim. O nasıl güzel bişeydir yaaa.


Görüyo musun yine gelmişiz bir mimin daha sonuna. Nekadar kararsız, dengesiz, karışık bi insan olduğumu herkes anladıysa şimdilik gidiyorum ben. 
Yine görüşelim ama, bu aralar çok açıyoruz arayı, olmuyo öyle.

Örgü elbise: Zara
Gözlük: Marc By Marc Jacobs
Mekan: Fethiye 12 Adalar
Mim sahibi: çıtır anne lulucum 

2012/07/18

Bir Akyaka hikayesi

Şimdi ben size uzun uzun Gökova'da ne yapılır anlatmıycam, onun yerine sizi Fında'nın bloguna yönlendircem.
Ama biz de kuzu ailesi olarak boş durmadık, elimiz elma armut toplamıyodu sonuçta. Mesela sizin için bol bol yedim ve yüzdüm. Bunu da kimseye yapmam bak.

Ben size Akyaka'dan bahsedicem. Nerdedir, nasıl bi yerdir, denizi güzel midir, havası nemli midir, acaba nedir nedir?




Akyaka, Çeşme'den 3 saat uzaklıkta şahane bi yerleşke. Çeşme dönüşü buraya geçtiğimiz için yolu ordan tarif ediyim dedim:)
Muğla'nın Gökova körfezinde gizlenmiş bi cennet burası. Arabayla kocaman dağlardan aşağı, denize doğru indiğinizi hayal edin. Yolun bi tarafı yeşilin, diğer tarafı mavinin her tonuyla sizi kucaklıyo. Araba kullananlar çok sağa sola bakmasın tabi, yolların çok virajlı ve uçurumla kucak kucağa olduğunu hatırlatmak isterim bu noktada.
Denize ve oteller bölgesine inene kadar manzaraya doymadıysanız, hemen bavulunuzu otele bırakıp manzaralardan manzara, koylardan koy beğenmek için sizi Akyaka'ya alalım.

2012/07/12

Özetin de özeti

İster hoplar zıplarken, ister tuzlu su teninle özdeşleşip derin adeta bir kayış halini alırken, 
kumru yerken yada sarhoş olurken,
allahım bugün hangi mükemmel koyda yüzsek diye sana göre 360 gün beklenen ve dünyanın en büyük tatil sorunsallarından biri olan o korkunç zor konuyla cebelleşirken,
ama kesinlikle dönüş yolundayken değil!
Zaman dursun. Biz öylece orda kalalım. 
Sanki bi tablonun içindeymişiz meğersem de haberimiz yokmuş, isteseler de çıkamazmışız ordan, çünkü biz aslında resimmişiz.
İnanırsak yada kırk kere söylersek, hatta 4444 kere istersek olur bence. İnanıyorum ben. 
Bunlar da böyle fotoğraflar.
Ankara'ya döndüğüm zaman bakıp bakıp ağlamak için yaptım, siz üstünüze alınmayın yani. 
Özlemişim bak burayı.


Tablodaki resim gibi kalır mıyız bilmiyorum ama üç vakte görüşceğimiz kesin.
Oldu o zaman;)