Penti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Penti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2012/12/23

Van Gogh haklı beyler.

2012/01/26

Bağ(ım)lılık


Bi ben miyim acaba eşyalarına bu kadar tutkuyla bağlanan? 
aman o benim için çok önemli, yok bunun bilmem nerden hatırası var diye diye evin kocaman bir kiler olma yolunda ilerlediğini gördükçe korkuyorum gidişhattan.





Bide o şeye bağlanma kısmından öncesi var tabi. Alana kadar verilen mücadele kısmı.
Takdir edersinizki o kadar ara tara tırım tırıs hiçbir yerde bulamadığın bişey, birden karşında dikilince alasın ve otomatikman onunla bi bağ kurasın geliyo!
Tıpkı Zara'nın aylar önce lookbookunda görüp uzun süredir gelmesini beklediğim bu çanta gibi.



Yada hiç hesapta yokken karşıma çıkan ve beni al beni al onu alma diye dore rengini işaret eden bu siyah deri etek gibi. Ama ben kıyamadım ikisini de aldım 


  

Daha bunlar gibi o kadar çok şey varki bağlandığım..

Avuç kadar saksıda yaşayıp, aylarca sulamayı unuttuğum halde küsmeyen, bir damla suyla aylar sonra tekrar tekrar hayat bulan kaktüsüm,

Belirli aralıklarla alıp masamda biriktirdiğim, her gün bir azimle "bugün 2 litre su içicem" diye başlayıp günü hiç su içmeden bitiren bana kızmayan ve beklemiş suyla masamda pinekleyen sürahilerim,

sıkıldıkça peçetelerden, A4 kagıtlarından yaptığım garip şekilli, ama atmaya kıyamadığım çöplerim,

bundan taaa 4 sene önce jujumun yerde bulup bana verdiği ve hala anlamsız bi şekilde post-it'lerimin içinde sakladığım at kestanelerim,

hergün düzenli olarak eve götürmeyi unuttuğum ve aylardır masamda ikamet eden asetonum,

iğrenç kokulu silgim,

bütün ofis ahalisine hizmet eden mayonez görünümlü nemlendiricim,

"always believe in yourself and your dream" yazılı, bırak çayı su içmeye kıyamadığım kupam,



artık yazmayan, mürekkebi kurumuş olduğu halde hala kalemlikte takılan tükenmezler,

güvence olarak her daim elimin altında tuttuğum fındıklı hoşbeş, çilekli lila pause ve negro,

hala eski soyadımla panomda asılı duran kartvizitim ve yine panomdaki canım arkadaşımın yeğeninin fotoğrafı [yanıma gelip de kim olduğunu soran herkes önce bi dumur oluyo öğrenince:) illa kocamın fotoğrafını koycak halim yok sonuçta:P ]

ve sen, her yemek siparişinden sonra artan tuz ve karabiberden oluşan orta çekmece.




o kadar hayatımın içindesinizki birinizin bile eksilmesine dayanamam. hergün yoklama alıcam ona göre.
özellikle de çilekli lila pause sana söylüyorum fındıklı hoşbeş sen anla!

Çanta: Zara(yeni) / Etek&Eldiven: Paris'te bi butikten / Kazak: Koton / Bot: Markafoniden ama markasını hatırlamıyorum / Şemsiye: T-Box / Şapka: LCW çocuk / Atkı: Sarar(Erman'ın:)) 

2011/12/14

Var da var..


Karnım aç, 
uykum var, 
evde yemek yok, 
çamaşır sepeti tepeleme dolu, 
ütü masası buruşuk gömleklerden görünmüyo, 
püre kızım evde ilgiye aç bekliyo, 
saçlarımı kestirsem mi kestirmesem mi kafam karışık,
kardeşim İstanbul'a taşınıyo her yemekten sonra düzenli olarak ağlıyorum,
Ankara'da havalar bi garip, Eylül'de kıçımız donarken bu aralar montsuz gezebiliyoruz,
Mango'da indirim başladı ama kalabalık korkumdan içeri giremiyorum,
süslenmek keyif vermiyo, içimde bi "öööööfff başlarım şimdi.." durumu var,
spor yaptıkça kilo alıyorum sanki,
geleneksel kış ortası denize girme isteğim şu sıralar celallenmiş durumda,
5 vakte kadar "hala" olucam (yeğenimi çıplak denize sokma planlarım var),
...
say say bitmiycek kadar çok şey var şu sıralar hayatımda.
bu kadar işim gücüm varken oturup da kakara kikiri anlatırsam küfretmezler mi adama, işine bak demezler mi.
Bugünlük fotoğraflarla konuşun siz, ben de fasülye ıslayayım o ara:)




  
  

2011/12/12

Geri dönüşüm


Bi araba dolusu şey öğrendim ben.



Bana göre 4 yıl gibi geçen, hiç sesimin soluğumun çıkmadığı o 4 günde, 
hayatta herşeyin yaşanması gerektiğine inandım.
aile denen o mükemmel yapıya taptım.
sadece kakara kikiri eğlenirken değil, en kötü anında yanında olup seninle gözyaşına ortak olan kişinin esas dostun olduğunu bir kez daha öğrendim.
annemin bu dünya sınırları içerisindeki en kutsal anne olduğunu onayladım.
yirmilik diş ameliyatının kaş aldırmaktan daha acısız olduğunu farkettim.
maneviyatın gücünü gördüm.
şimdiki çocukların çocuk olmadığını, başka bi dünyadan gelme ihtimallerinin çok yüksek olduğunu düşündüm ve kabul ettim.
60 yaşımıza da gelsek anne-baba gözünde hep çocuk kalacağımızı anladım.
kaybetme korkusunun ne kadar tehlikeli olduğunu kalbimde hissettim
ve kavuşmanın da bir o kadar lezzetli, keyifli, tarif edilemez bir mutluluk oluşuna tanık oldum.

Uzun bir süre bununla idare edebilirim.. 










İlla ayaklarım yerden kesilcek, yoksa o post içime sinmiyo :)







 Evet gözünüze gözünüze soktuğumdan da anlayacağınız üzere asos'tan çantam geldi:) 
Keşke ayakkabılarım için de aynı mutluluğu paylaşıyor olsaydım :(
Ama sizi temin ederim:) ayakkabılar yarım numara kalıba oturtulup biraz büyütülene kadar (geri göndermeye kıyamadım, zira başka numarası kalmamış..) bu çantayı görmekten bıkacaksınız :)



Oldu o zaman tekrar hoşgeldim ben:)

Deniz'in şerefine:)


Bugün aslında geçen hafta. Çok keyifli geçen bir buluşmadan renkli karelerle bi özet.
Güzel gözlü güzel insan Deniz'in Ankara'ya gelişi şerefine ihtiyar heyetini toplamışız.
Canım arkadaşım alışveriş danışmanı Reyhan'ım, güzel sarışınımız Zülal, Ankara'mızın medar-ı iftiharı Kubimiz, ve henüz tanışma şerefine nail olduğum ve beni ilk görüşte şaşırtan cupcake delisi (ama görüntüde değil) Cupcake Hayatlar blogunun sahibesi Gonca kızımızla toplaştık, Deniz'i de aldık ortamıza :)
Cepa alışveriş merkezi açıldığından beri böyle köşe bucak heryerinde fotoğraf çektiren bir grup daha görmemiştir. Sütunlarla yaslanmaktan yerlerde yuvarlanmaya kadar her şekle girmişiz, alışkanlık olduğu için biz fark etmedik, bize bakan gözlerden anladık durumun ne kadar vahim olduğunu:)










Günün beni en eğlendiren kısmı, Deniz'in bi yandan şarabından vazgeçemeyip, bi yandan da ısrarla sigara içme isteği üzerine, kadehteki şarabı kağıt bardağa boşalttırıp açık alana çıkması oldu:) Bu kadının ne kadar enerjik bi insan olduğunu ancak onu tanırsanız görebilirsiniz:))

E oldu o zaman bana müsade, yine gelicem.

2011/12/07

Tiridine bandım.



Eskiden herşeyin farklı bi anlamı vardı. Hatta eminim herkeste böyleydi.
Mesela bayram demek benim için yeni kıyafetler, yeni ayakkabılar demekti. "Bir an önce sabah olsa da yeni cicilerimizi giyip harçlık toplama aşamasına geçsek" gibi tatlı bi telaş içindeydik. Bide o günler, bütün kuzenlerin bir araya gelip saçmaladığı, bütün antin kuntin hikayeleri birbirlerine anlattıkları, kah güldürüp kah birbirlerini korkuttukları seanslarla geçerdi.

Benzer şey yılbaşı gecesi için de geçerli tabi. Küçükken beklentiler farklı olduğundan mütevellit, yine aynı kuzen tayfası bir araya toplanıp saçma sapan oyunlar oynayarak kakara kikiri geçen bir yılbaşı gecesi bizim için en güzel hediyeydi. 
Tabi biz bide tombala zamanlarının çocuğuyduk, bikaç tur da olsa oynamadan o geceyi sonlandırmazdık.
Her ne kadar bizim kültürümüz olmasa da kabullendiğimiz ve dibine kadar herşeyiyle kutladığımız bu gecenin mesela en olmazsa olmazı hindi, bizim evde kostümlü olarak yenilirdi. Yani hindiye kostümünü giydirirdik:)
Şimdi herkes bi heycan yaptı eminim, "lan acaba bunlar noel baba kıyafeti mi giydiriyolardı hindiye? aslında fena da fikir degil hani" ya da "hem bizim kültürümüz değil diyo, hem de hindiye bile kostüm giydirip kendi kendilerine gelenek yaratıyolar, ne insanlar var yareppim" gibi düşünce kabarcıkları görüyorum kafalarınızın tepesinde:)



Hani bi anonim türkü vardır, bilmeyen de yoktur:
"Tiridine tiridine tiridine bandım" der teyzeler:)
Evet biz hindiyi tirit kostümüyle, yani yufka giydirerek yerdik:)
Ne o öyle kuru kuru hindi eti, azcık suyuna da bancaksın yufkayı, arasına en yumuşak etinden de koycaksın, ımmmmm..
Tabi öyle gıdım gıdım yemiyceksin, elini daldırıp daldırıp koparcaksın etinden:)
Bide o sofralar öyle çekirdek aileyle de hiç çekilmez, 
şöyle en az 15-20 kişi olcak, her kafadan ses çıkcak ki, 
yılbaşının yılbaşı, yemegin yemek, sohbetin sohbet olduğu anlaşılsın..



Taa ozamanlardan gelen bi alışkanlık olsa gerek, 
yılbaşı gecelerinin dışarda kurt dökmek suretiyle eglenilerek geçirildiği aktivitelerde de bulunmuş biri olarak, kesinlikle evde arkadaşlarla eşle dostla kardeşle geçirileni bana hep daha cazip, daha keyifli gelmiştir.

Şimdi böyle söyleyip söyleyip, yılbaşı gecesi kalkıp bi yerlere eglenmeye gidersem ayıp olur diimi :))







Yeniyıl diyince aklımıza yeşil ve kırmızı geliyo diye böyle bişiyler yaptım bugün:)


Önü kısa arkası uzun gömleklere zaafım şu sıralar tavan! her gördüğüm yerden bikaç renk alasım geliyo.

Bide şu minik ve de uçları yuvarlak kesimli şortum. outletim.com ganimetim. Alalı 2 gün oldu, hatta şöyle söyliyim pazar sipariş verdim pazartesi elimdeydi (bu kadar hızlı servisi bizim mahallenin marketi bile yapmıyo öyle söyliyim), ama acaip bi bağ kurduk kendisiyle 





Bugün pek sevgili yirmilik dişimden ayrılıcam, ayrılmak o kadar zorki ameliyatla ayırcaklar bizi o derece.
Bugünkü renk seçimimi de bu yüzden ameliyat önlüğü rengi seçtim:)
Kılığımın adını da güle güle yirmilik diş, hoşgeldin 2012 koydum.
Sizlerle bir süre konuşamayabilirim.
Ama bi saniye yaaa ben konuşmadan duramam. Fotografsız devam edebilirim belki bi süre:) Zira o şiş suratlı mor yanaklı halimle beni izlemekten hoşlanmayabilirsiniz, en doğal hakkınız:)


Oldu ozaman herkese sağlıklı ve cıvıl cıvıl neşeli günler dileyerekten giderim. 
Yine görüşelim *.*

2011/11/11

Hayvanları sevelim.

 

Evet yanlış görmediniz, tamamen leopar desenli bi ayakkabı o.
Bir de hikayeleri var tabi kendi çaplarında :)
Bir İstanbul kaçamağının meyvesi onlar.
İstiklal'de avare avare gezinirken, bi yandan insanları süzüp, bi yandan binaları inceleyip bi yandan da tabiki bendeniz nerde ne var temalı vitrin araştırmamı yaparken denk geldim onlara.
Onlara derken aslında kuzenlerini gördüm, vitrinde bi çift leopar bot vardı, tüyleri bile üstünde yani o seviye.
Yanlış anlaşılmasın birçoğuna dokunamasam da hayvansever bi insanım ve naçizane bide kedim var allah bağışlasın:)
ama vitrinde onları görünce, kesin bunların akrabaları da burdadır dedim ve daldım içeri.
Ermanla birlikte yaptığımız alışverişlerde o genelde sessiz kalmayı ve orda bulunan pufu hakkıyla kullanmayı tercih edenlerden oluyo.
Hele bide konu erkeklerin genel olarak hiç haz etmediği, ayakkabının modeli ne kadar sevimli bile olsa bakmaya tırstıkları Leopar deseni ise o zaman hepten susma yada yer yer "canım sen bilirsin, iyi gibi duruyo" deme hakkını kullanıyolar (üzerinde yarattığınız psikolojik baskının ağırlığına göre yorum yapma değeri değişkenlik gösteriyo)



Onlarla ilk karşılaştığım gün malesefki "nasılsa görünmeyecek" düşüncesiyle yağmur çizmelerimin içine kıpkırmızı çorap giymiştim, taytımla uyumluydu sonuçta, önemli olan da oydu bence :)
Sonra o kırmızı lohusa çoraplarına leoparları giyince dünyanın en güzel ayakkabısı bile olsa o an, ister istemez bi kararsızlık oluyo, sanki hep o ayakkabıları kırmızı çoraplarla hayatımın sonuna kadar giymem gerekcekmiş gibi. 
İşin salak yanı, çorabı çıkarıp ince bir çorapla yada çıplak ayakla denemek gibi son derece basit bir yol izlemektense, ben biraz düşüniyim diyerek olay mahallini terk etmeyi uygun gördüm.
Ama bilemezdimki artık o saatten sonra hayatımda hiçbişiyin eskisi gibi olmayacağını.
Yemek yerken, trafikte sıkışmış bi şekilde arabanın içinde beklerken, denizi seyrederken ikide bir durup Erman'ı dürtüyorum, 
"ayyyy acaba alsamıydım onları, bilmem ne elbisemle ne kadar da güzel olurlardı" (o sırada boğaz köprüsünün ayakları görünmekte ve yaklaşık 4 saattir aynı manzaraya karşı trafikte sıkışmış ve bi türlü köprünün ayağına bile yaklaşamayan erman sinirden kendi kendine küfürler geliştirmekte)
"evet kuşum bence yarın kesin gidip alalım onları sana"


Öyle yani:) 
bi ayakkabı için destan yazabiliyosam gerisini varın siz düşünün,
ya da düşünmeyin, yorulmayın, daha bissürü fotoğraf var.
Onlara da bi bakın:)


Yüzümdeki o malak ifadenin hiçbir açıklaması yok, 
Ahsen'in "bi sırıtma da ciddi bi poz alalım" baskısıyla ne yapacağını bilemeyen suratım, kıyamam bana:)


Neyseki sonra Gizem kuşum fotoğrafımı çekmeye başladı da derin bi nefes aldım:)
Hoplamak zıplamak gülmek olabildiğince sırıtmak serbest ^.^
Mübalaaa yapıyorum tabi, işin şakası bu (Ahsen'den yeni bir papara yememek için sıvama cümlesi:))


Beni olduğumdan geniş gösteren şeyleri hiç sevmem aslında ama bu kazağı da kaçamağımız sırasında çok severek almıştım. 
Aslında o kadar da kalın olmadığımı ispatlamak için bide kazağı sonuna kadar germişim, sanki kendi tarzımda reverans yapıyomuş havası vererek:
"Bakın bu kazak kendinden bol ve salaş, hoşgeldiniz şöyle buyrun"



Bunca yıldır Ankara'da yaşayınca otomatikman bi Ankara'lılık durumu oluyo, ama benim hala bilmediğim gitmediğim onlarca tonlarca mekan var Ankara'da.
Alın buyrun House Cafe, belki milyon kere yanından geçmişimdir, ama bikere de gir içeri otur diimi!
Yok anacım yok, hiç böyle yeni tatlar, yeni lezzetler merakım yok. 
O özellikleri kızkardeşimde toplamışlar, bilmediği denemediği yer yoktur.
Haaa ama şöyle bi durum da var,
bilmem nerde çok güzel fotoğraf çekilcek bi mekan varmış deseler uçarak giderim heralde oraya. Bana verilen inputa bağlı yani herşey:)
House Cafe'nin hava muhalefeti sebebiyle kimsenin dışarda oturmadığı ve tamamen bizim çekimlerimize ayrılmış olan bu bar tabureleri bölümüne ben ilk görüşte aşık oldum.


Bide aynalarla duvarı kapatmışlarki bi o kadar daha tabure varmış gibi bi görüntü olmuş.
Yannız aynalar pisti, burdan yetkililere sesleniyorum.
Deneysel çalışmalarımız genelde çamurlu fotoğraflarla sonuçlandı.


Hihi bu şapkamı çok seviyorum bide. 
Her an elimin altında olsun diye arabadan eve bile taşınıyorum o derece^.^
Güneşli şapka diyorum ben ona, asos'ta çiçekli şapka diye geçiyo adı, ama yalnız kaldığımız zamanlarda kısaca Hüsniye diyorum:)
Fotoğraf hengamesinde tersten takınca bi garip durmuş kafamda, normalde şöööyle Filiz Akınvari yüzümün önüne hafif kıvrılarak düşmesi gerekiyodu.
düzgün takmak lazım haklısınız.

Nerden nereye işte, bi postun daha sonuna gelmişiz bile kumpirimin son lokmasını ağzıma doğru atarken:) 
öğle araları son derece verimli geçirilir;)

yine görüşelim, arayı açmayalım o zaman, oldu :)